27/5/2008 - ENKAZ

ENKAZ...
DOĞUM
Bir insan DOĞAR , yaşar ve dünya yok olur…Çünkü o insan
öldüğünde dünya dönüşünü durdurmuştur… Ama
onun için…… Ben öldüğümde de aynısı olacak dünya duracak ve bir daha
dönmeyecek…Gidenlerin arkasından
üzüldüğümüzde anlıyoruz kendi gidişimizi… Biz gittiğimizde üzülecek olanları
düşünüyoruz… Amaçsızca yaşayacak duruma gelen bir insan misali baktığımızda
yani dünyaya benim penceremden baktığımızda ; üzülmemesini istiyoruz…Kimse
kırılsın ağlasın istemiyorum… Bana kin tutan yüzlerce insanın bile ben
öldüğümde içinden geçebilecek bir
damlacık üzüntüye bile dayanamam… Kimseyi üzmek istemem ve belki de bu yüzden
kendimi frenliyorum yaşamdan soyutlanmamak için… Ben bunları düşünürken ve
düşündükçe gözlerim dolarken…Lütfen sizde üzmeyin beni LÜTFEN…
Uzun bir çizgide yürüyüşe benziyor hayat. Ve dolambaçlı bir labirent misali
sürekli kaybediyorsun yolu…Aşkı kaybetmiş , yıkılmış bir insan için kendini
kaybetmekten beteri yoktur…Bir deprem olur
gönlünde ve yıkılır bütün inancın, güvenin, AŞKIN ve en önemlisi amacın… Ve bir
enkaz vardır gönlümde ve bunun fotoğrafında ağlamaklı yüzüyle bir çocuk
görünür…Bıkmadan , usanmadan bağırır enkaza ; “sesimi duyan varmı” diye…Ve bir
örtü vardır, bir rüzgarda havalanabilecek gibi… O örtüyü örter enkazına ve o
mazlum ağlamaklı çocuğuda alır altına
örtü…Nezaman bir rüzgar esse görüyorum gönlümde havalanan örtünün altındaki
arayışına devam eden Kendalı…
Evet galiba ilk defa konuşuyor dertleşiyor gibi yazacağım bu
gece… Tam 1 yıl önce bu gece bir yazı yazmıştım…Ve onu okumaya şimdiye kadar
sadece 2 defa cesaret edebildim…Onuda yayınlayacağım… Şimdi sadece örtbas
ettiğim acılarımla dolu bir bilinçaltım var…Herkesin korktuğu bişeyleri varken
benim dünyada tek korktuğum şey bilinçaltım…Çünkü okadar çok üstüne örtü
çektiğim enkazlar varki… Hepsinin ortaya çıkmasından korkuyorum…Güçlü durmaya
çalıştığım ve bir nebzede güçlü durabildiğim dünyamın altındaki gerçekler
bunlar… Gerçeklerimden korkmuyorum ama bu gerçekleri gömmem gerekiyor… Bunları
örtbas etmeyipte gün yüzüne çıkardığımda ; yazımın başında dediğim gibi
dünyanın benim açımdan durmasına sebebiyet vermiş olurum… Ve benim yüzümden
insanlar üzülebilir…İşte bunu hiç kaldıramam… Tek başıma yaşadım ve çözdüm tüm
problemlerimi ve hayatımda her zaman bir çözümcü olmuşumdur…Ama bilinçaltımdaki
enkazları tek başıma halledemem, yıkılırım… Bir bilgisayar oyunu gibi değil bu,
şuanda yaşadığım… Kaybedersin ama oyun devam eder… Anlamını yitirmiş bir
yaşamın içinde olmak gerçekten çok zor… İşte şimdi Shezofrenin kelime anlamını
tam anlamıyla anlayabilir insan… Sebep ve sonucun bütünlüğüdür…Hayatta böyle
olmalı ama değil… Sebebini bilmediğimiz, sonucuna katlandığımız serüvendir
yaşam… Galiba susmak en iyi çare… Ve susmak yine yakıyor gönlümüzdeki ateşin
fitillerini… Kim bilir belki gönlümüzün enkazından “Sesimi duyan Var mı”
sorusuna cevap gelir… Kimbilir…
02:35
25/05/2008
SAF VE TEMİZ DUYGULAR
Gideceksen niye çağırdın… Biteceğini bile bile… Bir mazoşist
hesabıyla , sadist umursamazlığıyla… Neden… Çıkartmayı göze aldığın aşkı neden
kanına sokarsın… Neden düşünürde atarsın içine kendini…Şimdi ne var elinde,
ellerimizde… Ne var ? Koca bir sıkılganlık ve birkaç inci yani zehire zehir
katan beyaz görünümlü kara incilerden (gözyaşlarından) başka…Ne var ? Ateşe
sevdası olan gece kelebeği misali, yusufçuk misali…Yanacağını bile bile atarsın
içine kendini… Kestiremediğin bir nokta var… Oda sen her nekadar reerkarnasyona
inanıp yaşasanda ben inanmıyorum…Ben ne kelebek olarak doğdum nede bir insan
gibi öleceğim… Zaman… Derdim hep her şeyin çaresi… Uzun süreli intihar oldu
benim için… Kendimi şimdi gökyüzündeki kuyruklu yıldız gibi hissediyorum… Her
yaşadığım sevdadan sonra bir gezegenin çekim alanına girip , yörüngemi
değiştirip, yola devam eden bir kuyruklu yıldız gibi… Sense Gezegen misali,
olduğun yerden çekim alanına giren kuyruklu
yıldızları istemedende olsa , elinde olmadanda olsa farklı yörüngelere
süren ve yok oluşa götüren zaman aralıkları koyan bir gezegensin… Ne senin
suçun var nede benim kuyruklu kalbimin… Acaba doğru gezegen senmiydin ? Acaba
kalın atmosfer tabakanın altında yaşam
varmıydı… Acaba kuyruklu bedenimin dünyasımıydın sen… Bilmiyorum, bilsemde
artık yörüngenden çıkmış bir halde uzay boşluğunda sürüklenen bir kuyrukluyum
artık… Yolculuk nereyemi ? Belki içinde hayat olan bir gezegen bulurum… Belki o
karşıma çıkar… Çünkü sürükleniyorum boşlukta aklımın yarısını kaybetmiş şekilde… Belki bir dünya bulur
yerleşirim beklide birkaç milyon yıl sonra yörüngem sana döner… Kim bilir… Bir
insan milyonlarca yıl yaşayabilirmi ? Belki de…Belki de çünkü çektiğin acılar sana bir ömür gibi gelir… Ama
dedim ya boşlukta salınıp gider haldeyim, zaman merhumunu kaybettim… Oyüzden imkansız
işte…Her ne kadar milyonlarca yıl sonra yörüngem sana dönecek olsada yani milyonda bir ihtimalde olsa yinede istisnalar
kaideyi bozmaz….Seyduna ve Şahrud gibi kavuşamaz ikili…Hani demiştim ya… Ne bir
kelebek gibiyim yeniden doğuşa inanayım nede bir insan gibiyim usulca öleyim…
Kuyruklu yanan kalbimle ölürüm ancak… Pablo Neruda en hüzünlü dizeleri
yazabilirim bu gece demişti…Kusura bakma Pablo ben YAZDIM bile…hoşça kal… GÜNÜ
00:42
25/05/2007
KENDAL
ELÇİ
|
|
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
17/3/2008 - BİLMİYORUM

.......... Bilmiyorum, tanrı kime kızıp kimden intikam almak için bizi böyle yaratmıştı.
Ne gerçeğimizden memnunduk ne de gerçeğimizi değiştirebiliyorduk. ..........
Sen içindeki sesi susturacakmısın yoksa o sese kulak verip ne dediğini anlamaya mı çalışacaksın?
İşte başlıyor!!! .............. Kendimizi olduğumuzdan başka biri sanarak yaşarız hepimiz ama bir yanımız aslında kim ve ne olduğumuzu hep bilir, bütün hayatımız da, gerçekleri söyleyen içimizdeki o haini susturmaya uğraşmak, onu yatıştırmaya çabalamak ve kendimizden kaçmakla geçer.
Hayatın ne olduğunu bana sorarsanız, size uzun bir kaçış olduğunu söylerim.
Bütün o övünmelerimiz, kızgınlıklarımız, başkalarını suçlamalarımız, kendimize acımalarımız, anlaşılmadığımızdan yakınmalarımız, nedensiz kederlerimiz bir kalebendin imkânsız kaçış çabalarından başka nedir ki? Bizi kendimizden kaçıracak, özgürlüğe, bizsizliğe götürecek olan arabamıza koştuğumuz iki muhteşem ve güçlü at, unutuş ve hatırlayıştır.
Kendimiz olduğumuz anları unutmak, kendimizi başkası sandığımız anları hatırlamak isteriz.
Ama atlarımız ne yazık ki umduğumuz kadar uysal değildir, beklenmedik anlarda şahlanarak, kişneyerek, istemediğimiz yollara saparak, birbirlerinin yerine geçerek bizi, duvarları bizim benliğimizden örülmüş büyük hapishanenin içinde döndürür dururlar.
O hapishanenin dışına çıkamazlar.
Kendi gerçek kimliğini anlatan kimseye, belki de o yüzden, rastlamadım bugüne dek.
Bu, yalnızca yalancılıklarından, samimiyetsizliklerinden değildi; gerçek kimliklerini saklamak için öylesine uğraşıyorlar, öldürdüğü adamın cesedini gömen bir katil gibi onu öylesine derine gömüyorlardı ki, ortaya çıkarmak istediklerinde bile üstündeki toz topraktan onu arındıramıyorlar, onu çırılçıplak, apaydınlık göremiyorlardı; seziyorlardı yalnızca, bu kadarı bile onları korkutup hayatlarını bir kaçışa çevirmeye yetiyordu.
Bir düşünceyi, bir olayı, bir bilgiyi unutabilirdiniz ama güçlü bir sezgiyi unutmak o kadar kolay olmuyordu.
Ve, biz o sezginin yanlış olduğunu kanıtlayacak hikâyeler anlatıyorduk.
Bizim hep iyi kalpli bir kurban, başkalarının ise insafsız cellat olduğu hikâyeler.
Bunları anlatırken kendi gerçeğimizi unutuyor, kendi hapishanemizden kaçıyor, özgürleşiyorduk ama gözlerimizi yeniden açtığımızda kendimizi yeniden aynı hapishanenin içinde buluyorduk, üstelik bizi bunaltan sezgilerimiz yeni yeni yalanlarla daha da güçlenmiş, ruhumuzu yaralayan yalanlar daha da çoğalmış oluyordu.
Afyonu ve şehveti daha on sekiz yaşındayken Quar-tier Latin'deki küçük bir orospunun koynunda keşfeden ve bütün hayatını bir iç sıkıntısıyla geçiren Baudelaire'in şiirindeki gibi, "köhne bir odaydık solmuş güllerle dolu."
Yalanlar, unutulmak istenenler, inkâr edilenler, kokularını, renklerini yitirmiş solgun çiçekler gibi çoğalıyordu içimizde.
Tanrının, öfkeli bir vaktinde yarattığı bir cinstik biz, yaptıklarımızın intikamını kendimizden kendimiz alıyorduk, rüyalarımızla, ani hatırlayışlarımızla, pişmanlıklarımızla kendimizi bıçaklıyor, yaralıyor, kanatıyorduk.
Yazdıkları yasaklanan, yargılanan, kendini ve insanları ölüm gerçeğini yüzlerine vurarak aşağılayan ve kendinden hiç kurtulamayan o kederli afyonkeşin bir dizesini biraz serbest bir çeviriyle neredeyse bütün insanlık haykırabilirdi: "Hançer benim, yara bende."
Kendimizi, gerçek kimliğimizi, bununla ilgili güçlü sezgilerimizi affedemiyor, unutamamanın öfkesiyle han-çerleşerek kendi hapishanemizin duvarları olan ruhumuzu yırtmaya uğraşıyorduk.
Bilmiyorum, tanrı kime kızıp kimden intikam almak için bizi böyle yaratmıştı.
Ne gerçeğimizden memnunduk ne de gerçeğimizi değiştirebiliyorduk.
İnkâr etmeye uğraşarak, unutmaya çabalayarak ve imkânsız bir kaçış için koşarak kendimize bir hayat inşa ediyorduk.
Bir başkası olduğunu sanarak yaşamanın ve kendini buna bir yanıyla inandırırken bir yanıyla da gerçeği bilmenin zorluğu içindeki dehşetli mucize ise zaman zaman bir başkası olmayı başararak hayattan mutluluk damlaları sağmaktı.
Öfkelerimizi, acılarımızı, vicdan azaplarımızı, intikam isteklerimizi, şımarıklıklarımızı unuttuğumuz anlardı bunlar ve bu muhteşem unutuşu sürekli hatırlamak istiyorduk.
Ama unutmanın zorluğu gibi hatırlamanın da zorluğu vardı; bir ses, bir şarkı, rüyalarımıza karışan bir kâbus, bir resim, bir bakış bize hatırlamak istediğimizi unutturuyor, kendi gerçeğimizi sezgilerin pusları arasından çekip çıkartıyor, bizi kendi gerçek varlığımızın yansımalarıyla yüz yüze bırakıyordu.
Baudelaire, yalnız çocukluğunun, çalkantılı gençliğinin, bitmez iç sıkıntılarının arasında bu hatırlayışın güçlüğünü, bunu becermenin neredeyse bir sanat olduğunu da keşfetmişti: "Bende mutlu anları yâd etme sanatı var."
Mutlu anları sık sık "yâd edemiyorduk", istiyorduk bunu yapmayı ama o anlar, o güzel hatıralar bizim sahip olmadığımız bir hakka, sık sık hapishanemizin dışına, özgürlüğüne kaçma hakkına sahipti, onları kolayca yakalayamıyorduk.
Onlar bizi bırakıp gittiğinde biz onların peşinden gidemiyor, kendi içimizde kapalı kalıyorduk.
Kendimizi bir başkası sanarak yaşasak da seziyorduk kim olduğumuzu.
Hangimiz kendimiz olarak mutluyduk ki? Onun için değil miydi zaten bize kendimizi unutturanlara, aşka ve sanata hayran olmamız, onun için değil miydi zaten âşık olduklarımızı bir tanrı ya da tanrıça gibi görmemiz, onların bir mucizeyi gerçekleştirdiklerine, bizi değiştirdiklerine inanmamız? Uzun ve imkânsız kaçışımızda bize yardımcı olan herkese minnettardık.
Ama kaçınılmaz olarak kendi gerçeğimize döndüğümüzde, kızdığımız da kendimiz değil, bir zamanlar bizi mutlu etmiş olanlar oluyordu, öfkeleniyorduk onlara, bizi kandırdıklarını düşünüyorduk, o mutluluğun sonsuza kadar sürmemesinin nedeninin onlar olduğuna inanıyorduk, o mutluluğu bozanın bizim gerçek varlığımız olduğunu itiraf etmemiz imkânsızdı, bunu yapan biz olamazdık, çünkü biz, bizden başkasıydık.
O mutluluk ânını çatlatan sözü söyleyen biz değildik, o muhteşem unutuşu, sahip olduğumuz her şeyi değersiz bulduğumuz gibi, değersiz bulup yere çalan biz değildik, biz değildik bize yakınlaşan herkesi kendimizi aşağıladığımız için aşağılayan.
O uzun ve imkânsız kaçışta, kendimize sürekli anlatmak istediğimiz, içimizdeki yargıcıyı ikna edebilmek için sürekli söylediğimiz hep aynıydı: "Benim hayatımı mahveden ben değilim, onlar mahvetti benim hayatımı."
Hayatımıza girmiş ve oradan "suçlu ilan edilmeden" çıkmayı başarmış kaç kişi vardı? Bu kadar çok suçlunun hayatımızda birikmesi bizi kuşkulandırmıyor muydu, bunca suçlunun ancak bir hapishanede bir araya gelebileceğini hiç düşünmüyor muyduk? Kuşkulanmasak ve düşünmesek bile seziyorduk.
Sisli bir sahranın dibinde bağdaş kurmuş Köhne bir sfenksin çöllerde unutulmuş, Yapın vahşi, akşamları yükselir sesin Şarkını batan güneşlere söylersin.
Unutuşun ve hatırlayışın atlarını batan güneşlere doğru sürüyor, şarkımızı batan güneşlere söylüyorduk.
Atlarımız kendi hapishanemizin duvarları içinde, o duvarlara çarpa çarpa, kendilerini ve bizi yaralaya yaralaya koşuyorlardı.
Kendimizi bir başkası sanarak yaşıyor ve aslında kim olduğumuzu asla tümden unutamıyorduk, kendimize doğru sürükleniyor, en hayati anda birden kendimiz gibi davranarak varlığımızdan intikam alıyorduk.
Bunun nedenini hep merak ediyor ama hiçbir zaman da tam anlayamıyorduk.
Bir kiliseyi gezerken felç geçiren ve hayatı gibi ölüme gidişi de sıkıntılı olan "Kötülük Çiçekleri"nin şairiyle birlikte yalvarıyorduk o vakit.
Hadi şimdi nedenini aramayı bırakın Meraklı, güzel, tatlı sesim, ne olur, sus artık.
Sussun diye içimizdeki o ses nasıl hasretle bekliyor, nasıl sığınmaya çalışıyorduk unutuşlara ve hatırlayışlara.
Ama susmuyordu.
Sandığımızdan başka biri olduğumuzu zehir solur gibi fısıldıyordu kulağımıza.
|
|
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
26/12/2007 - GECENİN SENSİZLİĞİ

GECENİN SENSİZLİĞİ
Gecenin sensizliğinde başlıyor rüyam…Kor halindeki köze benziyorum bu saatlerde sensizlikle yanarken…Küllenip söneceğim biliyorum…Ama başlıyor bir sonraki gün , gecenin sensizliğindeki rüyam…
Senin sensizliğin kaplıyor bir kefen gibi bedenimi..Küflenmiş bir rüzgar oluyorum , umutsuzca nerede olduğunu bilmeksizin esiyorum sana karşı… Seni sensizlikle tanırken kim olduğunu bilmiyorum…Ve başlıyor gecenin sensizliğindeki rüyam…
Senle yaşamayı anlıyorum sensizlikten ölürken…Düşlerimin azraili geliyor ve seni yasaklıyor bana… Sensizliği senle yaşarken , sensizliği sensiz yaşabileceğimi söylüyor bana…Seni bulamamış olan ben, hatta sensizliğine aşık olan ben SENsiz hayatı düşünemiyorum ve düşlerimi intihara sürüklüyorum…Düşünceler ne zaman intihar eder ???....
Gecenin sensizliği vuruyor ayin aydınlattığı çıplak ruhumun taşıdığı çıplak bedenime…Senle örtünmek , senle anlamlaşmak ve senle ışıldamanın hayalinin , sensizliğimin getirdiği bir düş olduğunu kafama vururcasına anlatıyor düşüncelerim…Düşünebildikçe eriyorum , düşünebildikçe soyutlaşıyorum… Düşünebildikçe bildikçe pişman oluyorum…
Gecenin sensizliği ve karanlığı vuruyor gözlerime…Sıvası dökülen bir dam oluyorum… Gözyaşlarım bedenimi parçalıyor ve beni zayıflatıyor…Küfleniyorum ve dökülüyorum…Sensizlikle dolan gecenin ayazı vuruyor küflenmiş yüreğime…Ve biraz daha eskiyorum sensizlikle…
Sen kimsin ve neredesin diye soruyorum gecenin sensizliğindeki sessizliğe…Ve zihnimin anlamını arıyorum sende…Bu senmisin… Sen isen SEN KİMSİN ????
00:28 26/12/07
Kendal ELÇİ
|
|
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
19/12/2007 - SORU İŞARETLERİ ???

Sen hiç nefes alırken boğuldunmu ?
Cigerlerin havayla doldumu ?
Nasil nefes aldığını düşündünmü ?
Kontrol edebildinmi kalbini,yokladınmı derinlerini ?
Düsünebildin mi aşka aşık olabilmeyi
? Yalnızlığını kırmızı halıyla karşıladınmı ?
Aşık olmayı ilham kaynağı olarak hayal edebildinmi ?
Kalbinin beynini asimile etmesine izin verdinmi ?
Hissettinmi ? Hissedebildiğini hissedebildinmi ?
Aşkın tadını alabildinmi ? Yaktımı acı kalbini ? Yedikçe yiyesin sevdikçe sevesin gel
dimi ?
Dokunmak istemeden sevebilmek istedinmi ?
Ulaşmadan kutsanmak istedin mi ?
Sen diyince yada diyebileceğinin hayalinde elin ayağın titredimi ?
Hiç bulmadığını özledinmi ? Dokunmadığını , görmediğini arzulayabildinmi ?
Sarhoş oldunmu düşünürken onu ?
Evet diyebildinmi sessizliğe ?
Sessizlikten kalp atışlarını duydunmu ?
Sagır oldumu kulakların sessizlikten ?
Düşünmemeye düşünülmemeye, düşünmeyi çalıştınmı ?
Sordunmu kendine ? Soru işaretlerini
? Sordun mu sen kendine ?
BEN HİÇ AŞIK OLDUMMU DİYE???...
arkadaşlar bu aralar gerçekten çok bölük pörçük yazıyorum...sebebini ise bi anda kapılaarımın ardında binlerce şeyin birlikte düşündüğümü olarak gösterebilirim çünkü onun dışında mantıklı bir açıklamam yok... geçenlerde sorular hazırladım...üstte gördüğünüz bir insana sorulması gereken tüm soruları...ve sonuçta soruların cevapladığı soruların cevap olduğu bir test gibi bişeyin ortaya çıktığını anladım ve sizinle paylaşmak istedim... bir kaç kişi sitenin benim olduğundan emin olamıyormuş bu yüzdende resmimi koydum :) ... bu arada kendini bilmez bir kaç gerizekalı yüzünden chat box u kaldırdım sürekli küfür yazıorlardı...yüzüme söyleme cesaretleri yok ondan olsa gerek... sizinde göz zevkinizi bir kaç kendi benliğini bulmamış insanın yazılarından bozmak istemememden kaldırdım... iletişim için kendal_lg@hotmail.com adresini ekleyebilirsiniz...
|
|
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
18/11/2007 -

SEN
Düşüncelerimle, düşlerimle dokunabilmek sana
Avuçlayabilmek yüzünü , bakabilmek gözlerine
Ve öpebilmek sessizce…
Bir yıldız kaydı ve dileğim oldun…
Anladıkça anlamsızlığımı, anlıyorum hayatımın senle başlayan noktasının değerini.Anlamsızlığım senle başladı anlam kazanmaya ve anlamını yitirdi benliğim...Senin dokunduğun toprak,gördüğün hayalleri bile düşünür kurcalar oldum… Dünya oldum üstümde taşıdım, çevrende döndüm ve içimde büyüttüm seni… Sensizliğime ne çare ? Sensizliğim sana daha çok yaklaşmama, sensizliği anlamlaştırmama ve özlemime gömmeme sebep oldu… Bir sonraki güne senle uyanmak yada senle uyanmamayı, uyku halini bozmamayı öğretti bana SENSİZLİĞİM…
Kemerin olup sarabilsem seni , kazağın olup sıkıca sarılabilsem vücuduna ve saçların olup dokunsam, çevrelesem yüzünü… Hiç dokunmamış olsam bile…
Senle anlamlaşıp senle anlamsızlaşmak…
Çünkü senle seni düşünmeyi, seni özlemeyi , seni arzulamayı , senin dokunuşun olabilmeyi , senin gözlerin olabilmeyi anlayıp hayatıma yerleştirerek, hayatımın anlamlaştığını anladım…
Ama senle meğerse , seni düşünmediğim zamanlarda ve hayatım sen gerçeğiyle anlam bulduğu zamanlarda aslında seninle ilgili olduğunu anlayınca, kendi benliğim anlamsızlığını anladım… Seninle anlamlaşmak ve anlamsızlaşmak…
Sıcak nefesinin yüzüme vurduğunu beni cezbettiğini göremez ama düşümde düşleştirir gibiyim.. Sensizlikten arayan ve ağlaşan gözlerim seni görebilmeye korkuyor ve sensizliğe aşığım diyordu.. Ama sen karşımda nefesin yüzümde ve gözlerin gözlerimin kalkmasını bekliyordu… Bakabilirmiydim gözlerine, sensizliği hayatıma sokan sana bakabilir miydim ? Sensizlikle benliğimin anlam bulabilmiş olan sana bakabilir miydim ? Soruyorum kendime , anlamsız hayatıma anlam katan , sensizliğin sahibi sana bakabilir miydim ? Bakmalıydım çünkü her şey senle başlamıştı ; sensizliğim… Her şey sendin… Her şeyim sendin… Gözlerim kapalı olan hayallerden kalkıp üstünde gezindi, boynunu , çeneni , dudaklarını aşıp sana yöneldi…Sendin…
Her şeydin …
03:11 17/11/2007
Kendal Elçi
arkadaşlar bu yazıyı yazarken fazla iyi değildim :) anlamışsınızdır heralde :) oyuzden anlam bütünlüğünü başlıkta topladım...
|
|
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
31/8/2007 - SİYAH VE BEYAZ

SİYAH VE BEYAZ
Rüyadayım galiba…Bilmiyorum ama çevresi bulanık, odak noktası net olan bir resim misali görüyordum…üstünde sarmal altın işlemeler, sıcak motifleri olan ve gümüş yuvarlak kapı kolları olan devasa kapının önündeydim…Kapı zaten aralıktı ve yaklaştıkça kapıya o aralığın aslında bize göre birkaç insanın yan yana , elini kolunu sallayıp yürüyebilecek kadar geniş olduğunu ama devasa kapıya göre küçük bir aralık olduğunu fark ettim.Aralıktan gözleri kör edercesine büyük beyaz bir ışık huzmesi, sisli bir ormana değen güneş ışınları gibi efsanevi bir resim oluşturuyordu…Efsanevi ressamın en güzel tablosu diye adlandırdığı sadece bos resim perdesi gibiydi buda…Işık huzmesinin arkasında beyaz tül bir elbisenin içine bürünen bir vücut olduğunu görmek imkansız gibiydi.Yaklaştıkça bu vücudun üstündeki sima iyice belirginleşiyor ve bir yandanda gözlerim doluyordu…Bu sendin ve dünyanın en güzel makyajı olan gülümsemenle , sisli gözlerinle bana bakıyordun… Bu SENDİN…
Gözlerim arıyordu boşlukta gözlerini…Üzülmeli miydim sana aşık olmama _? Bilmiyorum ama düşündükçe büyüyordu gözlerimde gözlerin…Nasıl olmuştu nerede yakalanmıştım afili gözlerine, nerede düşmüştüm bu demir parmaklıklara benzeyen kirpiklerinin arkasındaki karartıya__? Gözlerinle sadece birkaç defa çarpışmış olan gözlerim ; gözlerinle sevişiyordu hayalimde…En güzeli sen olmalıydın evrenin evrenselliğindeki aşkların…Varoluşumu sana adamalıydım…Varoluşum sende başlamış olmalıydı ve sendede sona ermeliydi…Artık sana olan adımlarım arının konacağı yeri saptaması ve konması gibi titrek titrek olmamalıydı… Dik ve kesin adımlar atmalıydım…Kaçamak bakışlarda değildi gözlerimizin derinliği…Harekete geçmeliydik artık düşündükçe çarpan divane olan kalbim ve tüm mantığıyla beynimle.Konuşmalıydım seninle sevmeliydik birbirimizi sevişmeliydik özümüzde…
Sevgimiz büyüklüktende büyüktü artık…Geride zaman bırakmamıştık dönüp baktıkça gülümseyebilecek…Çünkü anlatacak anılarımız anlatılamayacak , hatırlanmayacak kadar çoktu…Zaman merhumunu bir tek aynalara sorabiliyorduk, büyüyen ve değişen çehremize bakarak….Aslında uzun zaman almamıştı birlikteliğimiz ama uğruna her şeyi feda edebiliyorduk…Sadece gözlerinin içine durmaksızın bakabilmek ve bu dakikaların aslında saatler olduğunu ve konuşmadan ayrılmak zorunda kalırdık hava kararınca…
O an gelince sana anlatmıştım olacakları...Herşey hızlı bir şekilde gelişiyor mitralyöz seslerini kulağımızda hissediyorduk…Rüzgardaki kuru olan yapraklar gibi değil henüz yeşermekte olan çiğ yapraklar gibiydik…Bu korkutucu ölümler yaşanmakta toprağımız kanla sulanmakta iken gözlerimiz vardı ufuklarda birleşen…Dışarı çıkamıyor, gözlerimizi özlüyorduk ve mülteci gibi bekliyorduk körleşen gözlerimizle…Umutlarımız gözlerimizde kalmıştı ve bu umutlarımız cenaze marşı eşliğinde kulaklarımızda gömmekteydik…Ya sevgimizi nasıl gömecektik somutluğa __?
Ve tuttum ellerinden…Gel benimle , azraile koşalım dedim…Kaybettiğimiz umutlarla karanlıkları yeşertelim….Tut elimi bırak sorumluklarını…Kalbine indir karanlık hançerini ve fermanını dağıt tüm yüreğinle vücudunun her bir zerresine gönlünün iktidarının…Gözlerimin içine baktı elimi tuttu…Konuşmadı, konuşmak isteyen dudaklarımı susturdu…Elimi tuttu…Gözlerime baktı…
Elimi tutmuştun sadece birlikteliğimizi düşünüyordun sende…Ardımızdan ağlayanları değil ardımızdan ağlamamayı düşünüyordun….Ellerini düşünüyordum avucunda terleyen ve uyuşan ellerimle…Terliyorduk kapalı grimsi bulutların, ilkbahar yeşilliğindeki bu terk edilmiş binanın içindeki sevişmelerimizin grimsiliğinde…
Ellerinin soğuduğunu hissedebilmek…Yavaş yavaş buz kesiyordu…Önce parmak uçların ve tüm avcunu kaplıyordu soğukluk ama bırakmıyordun elimi….Yan yana uzanmış bedenlerimizle son bir kez gözlerimize bakmıştık…Sonra sen gökyüzünün gri bulutlarına bakmaya başladın…Ellerin soğuklaşıyordu…Ölüyorduk…Dünyanın en mutlu insanı olmak istiyorduk her zaman ve ellerin soğuklaşmadan önce gözlerine baktığımdada…Aslında mutlu olmuştuk…Ama sen artık sadece ellerinin soğukluğunu hissedebildiğim elimde, kıpırdatamadığım elimde ölmüştün…Bende ölüyordum….Sensizlikten ölüyordum.Ellerin soğuyalı henüz birkaç dakika olmuştu ama sensizliğe dayanamıyordum…. Artık gri bulutlar yaklaşıyordu bana…Hissetmiyordum bedenimi…Öldüğün halde sıkıca tuttuğun elimide hissetmiyordum…Geliyordum yanına , bende ölüyordum… Haykırmak istiyordum , dudaklarımı bi türlü kıpırdatamadığım sesimi çıkaramadığım halde… Haykırmak istiyordum SENİ SEVİYORUM diye….
Rüyadayım galiba…Bilmiyorum ama çevresi bulanık, odak noktası net olan bir resim misali görüyordum…üstünde sarmal altın işlemeler, sıcak motifleri olan ve gümüş yuvarlak kapı kolları olan devasa kapının önündeydim…Kapı zaten aralıktı ve yaklaştıkça kapıya o aralığın aslında bize göre birkaç insanın yan yana , elini kolunu sallayıp yürüyebilecek kadar geniş olduğunu ama devasa kapıya göre küçük bir aralık olduğunu fark ettim.Aralıktan gözleri kör edercesine büyük beyaz bir ışık huzmesi, sisli bir ormana değen güneş ışınları gibi efsanevi bir resim oluşturuyordu…Efsanevi ressamın en güzel tablosu diye adlandırdığı sadece bos resim perdesi gibiydi buda…Işık huzmesinin arkasında beyaz tül bir elbisenin içine bürünen bir vücut olduğunu görmek imkansız gibiydi.Yaklaştıkça bu vücudun üstündeki sima iyice belirginleşiyor ve bir yandanda gözlerim doluyordu…Bu sendin ve dünyanın en güzel makyajı olan gülümsemenle , sisli gözlerinle bana bakıyordun… Bu SENDİN…
02:39 31/08/2007
Kendal ELÇİ
|
|
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
25/8/2007 -

GECENİN YALNIZLIĞI
Yalnızlık ve yalnız kaldığım anlar…. Hayatımda en mutlu olduğum anlarımdır…huzuru içimde hisseder, gelecek kaygılarımdan, geçmişteki pişmanlıklarımdan kurtulduğum, kendi dünyamı yarattığım ve kendi kendimi yönettiğim bir duruma bürünürüm…(Şuanda saat bir bucuğu çoktan geçti ve özelden biri az önce çağrı yaptı…Umarım bu kişi, ben yalnızlık duygularımın kapılarını açmışken ve yalnızlığımı düşünüp kelimelere aktarırken bunu hissedebilecek değerde, benim için özel bir insandır…Özel no dan özel insan….) Aslında yalnızlığı değil yalnız kalmayı severim. Yalnız kalmak bir çok insan için korkutucudur.Lakin benim için huzurdur.Çok uzun süre önce bir laf buldum demiştim.Aslında bir lafa ekleme yapmıştım…=Kalabalıklar içinde yalnızım lakin yalnızlık içinde kalabalığım=…
Yalnızlığı sevmemin nedeni beklide kimseye güvenememdendir…Beklide düşünmekten korktuğum için yalnızlığı sevmekteyim…Çoğu insan yalnızken hep birini yanında ister ve bu yüzden yanında istediği insan olamadığı için sevmezler yalnızlığı.Oysa ben _? Bense yalnızken yanımda hiçbir insanı istemem…İnsanlar beni korkutur…O hani çoğu aşık insanın istediği O insandan korkarım….O insan benim için doğru bile olsa o insandan korkarım…Korkularımdan kaçtığım için yalnızlığı seviyorum…Oysa diğer insanlar yalnızlığı korktuklarından dolayı sevmezler.Küçükken bolca dayak yemiş duygusal bir çocuk gibi her attığı adımda her gördüğü insana bir bukalemunun ayakları gibi korka korka atılan adımlar gibiyim…Yaklaşmaktan korkuyorum ve dünyanın en güzel işi olan “SEVMEK” ten korkuyorum…Gerçi severkende yalnızdım… Yine kendi dünyamda yalnızlığımdaydım…İşte bundan korkuyorum…Bunu okuyan her kimsen UMARIM ANLAMIŞSINDIR BENİ… Aslında isterim yanımda yatağımda birinin uzanmasını ve gözlerinin içine derinliklerine daha iyi bakabilmek için, yüzünün her bir kıvrımının, her bir mimiğinin gözlerimde büyümesi için yüzüne sarkan saçlarını yüzünü okşayarak kulağının arkasına verebilmeyi…İsterim tabii ki avucumun içinin yanağını kavramasını ve gözlerine bakmayı…Ama korkuyorum…İsterim tabii ki yanaktaki elimin baş parmağımın, ağlamış bir çocuğun göz yaşlarını silermiş gibi gözlerinin dibinde gezdirmeyi… Ama korkuyorum…Bunları yazmak bile korkutuyor beni…Yalnızlığımı seviyorum ben…Buda yalnızlığıma olan aşkımın hikayesi olsun…Yalnızlığına aşık olmuş bir adamım ben…Beni aşkımdan ayırma yoksa yeri değiştirilmiş çiçek gibi solarım yada yada işte o senin ellerinde…
02:26 25/08/2007
yalnızlık gecenin 2:30 ‘unda balkondan ıssız sokak manzarasını izlerken sigara içmek gibi bir şey…..
Kendal ELÇİ
|
|
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
20/8/2007 - bir yazı...

Bir aşk için yapabileceğin her şeyi yaptığına inanıyorsan ve buna rağmen hala yalnızsan, için rahat olsun. Giden zaten gitmeyi kafasına koymuştur ve yaptıkların onun dudağında hafif bir gülümseme yaratmaktan başka hiçbir işe yaramayacaktır.
Sen kendini paralarken o her zaman bahaneler bulmaya hazırdır. Hani ağzınla kuş tutsan "Bu kuşun kanadı neden beyaz değil?" diye bir soruyla bile karsılaşabilirsin.. iki ucu keskin bıçaktır bu işin. Yaptıklarınla değil yapmadıklarınla yargılanırsın her zaman. Bu mahkemede hafifletici sebepler yoktur. İyi halin cezanda indirim sağlamaz.
Sen, "Ama senin için şunu yaptım" derken o, "şunu yapmadın" diye cevap verecektir. Ve ne söylesen karşılığında mutlaka başka bir iddiayla karşılaşacaksındır. Üzülme, sen aşkı yaşanması gerektiği gibi yaşadın.Özledin, içtin, ağladın, güldün, şarkılar söyledin, düşündün, şiirler yazdın. "Peki o ne yaptı" deme. Herkes kendinden sorumludur aşkta. Sen aşkını doya doya yaşarken o kendine engeller koyuyorsa bu onun sorunu. Bir insan eksik yaşıyorsa, ve bu eksikliği bildiği halde tamamlamak için uğraşmıyorsa sen ne yapabilirsin ki onun için? Hayatı ıskalama lüksün yok senin. Onun varsa, bırak o lüksü sonuna kadar yaşasın.
Her zamanki gibi yaşayacaksın sen. "Acılara tutunarak" yaşamayı öğreneli çok oldu. Hem ne olmuş yani, yalnızlık o kadar da kötü bir şey değil. Sen mutluluğu hiçbir zaman bir tek kişiye bağlamadın ki.... Epeydir eline almadığın kitaplar seni bekliyor.Kitap okurken de mutlu oluyorsun unuttun mu? Kentin hiç görmediğin sokaklarında gezip yeni yaşamlara tanık olmak da keyif verecek sana.Yine içeceksin rakını balığın yanında. Üstelik dilediğin kadar sarhoş olma özgürlüğü de cabası....
Sen yüreğinin sesini dinleyenlerdensin ve biliyorsun aslolan yürektir.Yürek sesi ne bilmeyenler, ya da bilip de duymayanlar acıtsa da içini unutma; yasadığın sürece o yürek var olacak seninle birlikte. Sen yeter ki koru yüreğini ve yüreğinde taşıdığın sevda duygusunu. Elbet bitecek güneşe hasret günler. Ve o zaman kutuplarda yetişen cılız ve minik bitkiler değil, güneşin çiçekleri dolduracak yüreğini...
Hayatı ıskalamaya lüksün yok senin.....
Nazım HİKMET
|
|
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
11/8/2007 - Gönül Tanrısı

GÖNÜL TANRISI
Kapılar açıldığında hüzünle dolar yüreğim dile gelmenin verdiği hüzünle.Susamışlığım çıkar ortaya, suskunluğum tüm akıntısıyla dağılır birden…Nedendir diye soramaz insan kendine.Gereklidir bence…Kapılar açık kalınca duygunla hareket edersin duyguların seni yönlendirir ve duyguların seni tökezletir, güçsüzleşirsin ve yorulursun…Mantığın kaybolur, hayatın esiri olur, yanlışları sorgular düşünceleri susturur , kalbini dinler hataların büyüğünden yapar sonrada pişman olamaz duygularımla hareket ettim dersin lakin götürüsü,yitirdiklerin sana sadece küçük bir vicdan rahatlığı verir… İçinden pişmansındır ama kimseye söyleyemezsin kendi kendini bile kandırır pişman değilim dersin…Günahtır bu senin gönlünün tanrısı için…Gönlündeki tanrın izin vermez sana, düşüncelerine ve her gerçek günah gibi bunu da düşünürsün içinden, yapmanın yasak olduğunu bildiğin halde… Sevap mıdır peki… Hiç sanmıyorum çünkü insana acı veren hiçbir şey sevap olamaz…Ya gönül tanrısı için…İşte oradaki sevaplarla dünyadaki sevaplar ve günahlar birbirine zıttır… İnsanların çoğunun bunalım yaşamasının sebebi de bu döngüden kaynaklanır…Seçimler bizde olsa ve yüreğimizle mantığımız arasında bir demokrasi olsa bu bize çok zarar verirdi ama nafile bunu ne ben nede çoğu insan yapabilir veya yönlendirebilir…Genelde gönül seçilir yanlış olduğu bilindiği halde…Seçenekler ellerimizde değil kandıramadığımız gönlümüzün küçük bir atışında ve buna bağlı soluğumuzun kesilişinde…Güvencesiz hayatımızın bilinmezliğidir bu…Yine kapılar açılmış yine gönlümün sevabını beynimin günahını işliyorum…Yarım kalmış sessizliğime devam….
Kendal ELÇİ
03:34
10/07/2007
|
|
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
|
Hakkımda
genel olarak hazırladım hayattan müzikten ve bizlerden bişeyler....
Kategoriler
Kategori yok
Arkadaşlarım
• gunesinkiziii • sseydunaa • cyberhell • bustrofedon
|